Min Taka'yla İMÇ'de
Röportaj: Öykü Demir
Fotoğraflar: Melda Atıcı
Neredeyse bir yıl önce “I think we should just move in together” EP’ni, yakın zamanda Airport Crush’la düetiniz “Find My”ı yayınladın. Dolu dolu Avrupa sahnelerinden sonra Mayıs ayında, uzun bir süre sonra eve döndün, İstanbul’da ve ilk kez Ankara’da sahneye çıktın. Bu konserler senin için nasıl geçti? Avrupa’da daha büyük ve daha uluslararası kitlelere çalıyorsun, Türkiye’deyse her sözünü anlayarak seni dinleyenlerden, ve eski dostlarından, sevdiklerinden oluşan bir seyirci var karşında. Bu iki deneyim arasında neler farklı hissettiriyor?
Avrupa’da kariyerimin, çoğu sahnede kendimi yeniden tanıttığım bu döneminde Türkiye konserleri bana ilaç gibi geldi. İki konser de tahmin ettiğimin çok ötesinde geçti. Seyircilerin arasında daha önce hiç karşılaşmadığım, bütün şarkılarda bana eşlik eden bir kitle vardı. Hem yeni çıkardığım İngilizce şarkılarda hem de daha önce yayınladığım Türkçe şarkılarımı bağıra çağıra söyleyen insanlarla karşılaşmak, konser çıkışında onlarla tanışmak, bana belki de çok farkında olmadığım bir topluluğum ve dinleyici kitlem olduğunu hatırlattı.
Geçtiğimiz iki yılda Avrupa’da seksene yakın konser verdik. Bir performans sanatçısı olarak kendime ve birlikte yarattığımız sahne şovuna en çok güvendiğim dönemde Türkiye’de konser vermek benim için çok anlamlıydı. Avrupa’daki konserlerde genellikle daha uluslararası bir dinleyici kitlesine çalıyorum; Türkiye’de ise herkesin şarkı sözlerini anlayarak dinlediği, benimle aynı kültürel referansları paylaşan bir seyirciyle buluşmak çok farklı bir his.
EP boyunca çok kişisel hikayeler ve hisler anlatıyorsun. Bir günah çıkarma hikayesinden uzak mesafe ilişkine, ablanla ilişkinden mental sağlığına bazen kırılganlığını, bazen öfkeni duyuyoruz, tüm benliğinle oradasın. Böyle kişisel deneyimleri ve duyguları şarkılara dönüştürme süreci nasıl geçiyor? Kendini müzik içinde açıkça ifade etmek sana her zaman doğal geliyor muydu, yoksa zamanla kendini açmak kolaylaştı mı?
Şu anda, bir şarkıyı yayınlamaktan ne kadar korkuyorsam, onun o kadar yayımlanmaya değer olduğunu düşündüğüm bir dönemdeyim. Yeni yazdığım şarkıların çoğunda kendimi birçok konuda ifşa ettiğim için yayınlamaktan çekiniyorum ama bu yüzden paylaşmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Eski röportajlarında üretim konusunda disiplinli olduğundan, çoğunlukla mantığınla hareket ettiğinden bahsetmişsin. Yoğun duyguları disiplinle bir araya getirip üretime dönüştürmeyi nasıl başarıyorsun? Bugün yaratım sürecin hala aynı derecede düzenli mi, yoksa daha çok akışta mı dersin?
Bugünkü yaratım sürecim hiç disiplinli değil. 😀 O zamanlar bu kadar çok konser vermediğim için, sanırım yaratım sürecimi bir metoda oturtmaya daha fazla zamanım vardı. Özellikle de yeni başladığım için. Şimdi ise biraz salakça olsa da ilhamın bana gelmesini bekliyorum, kendimi zorlamıyorum. Belki de o zamanki Yasemin’in yöntemlerini bugün de uygulasam, bugün daha çok şarkı yazıyor olurdum.
EP’deki tüm şarkılarda ortak prodüktör olarak yer alıyorsun. Şarkı yazarı kimliğinle prodüktör kimliğin birbirini nasıl besliyor? Min Taka’nın ses dünyasını nasıl inşa ettin, kendini bu alanlarda nasıl yetiştirdin?
Prodüksiyon, şarkıyı yazdıktan sonraki hem en eğlenceli hem de biraz korkutucu süreç. Bin bir umutla ve potansiyeline büyük bir heyecan duyarak yazdığın şarkıyı hayata geçirme zamanı çünkü. O yüzden bu sürece karşı çok hassasım. Ne istediğimi ve ne istemediğimi çok iyi biliyorum; bu yüzden prodüksiyonda yer almamam mümkün değil.
Müziğin tarzı beni çok ilgilendirmiyor, ama prodüksiyonun şarkıya hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum, tam tersi değil. Prodüksiyonu da kendi kendime Logic’te çalışarak ve birlikte çalıştığım prodüktörleri (Valfi, Rotem, Aspasia) izleyerek öğrendim. Kendimi bu konuda geliştirmek ve öğrenmeye devam etmek, o dili konuşabilmek ve istediğim şeyi doğru şekilde ifade edebilmek için benim için şart.
Müziğini “pixie pop” olarak tanımlıyorsun, bu da ismini kendin koyduğun bir tür. Müziğini hiç duymamış birine pixie pop’u nasıl tarif ederdin?
Müziğimi bir tarzla anlatmak çok güç olduğu ve her şarkıda bambaşka tarzlar kullandığım için kendi müzik janramı oluşturmaya karar verdim. Yaptığım müzikte bütün şarkılar bambaşka tarzlarda olsa bile, her zaman tüm şarkıları bağlayan bir Min Taka esansı oluyor. Ne olduğunu açıklayamadığım için de pixie pop diyorum. Pixie, peri demek; başka diyarlardan gelen yaratıkların yaptığı müzik gibi düșünüyorum.
Farklı bir ülkeye taşındığında yaratıcı çevreni ve kariyerini de baştan kurman gerekti. Sıfırdan bir ekibi ve bir dinleyici kitlesini bir araya getirmenin en zor ve en güzel tarafları nelerdi? Sence Türkiye’deki ve Avrupa’daki müzik sahnesinin, iki tarafta profesyonel bir müzisyen olmaya çalışmanın farkları neler?
En zor kısmı sabretmekti. Burada yolumu bulmak, kendimi yeniden tanıtmak çok efor ve zaman gerektirdi ama şimdi geriye baktığımda, nispeten bu sürenin kısa sürdüğünü görüyorum. En zor ama benim için en eğlenceli tarafı, kimse beni tanımadığı için kaybedecek hiçbir şeyimin olmamasıydı. O yüzden hiç çekinmeden, buradaki canlı ekibimi de kurunca, Hollanda’daki bütün mekanlara bizi booklayın diye mail atabildim. Belki tanıdığım ve biraz tanındığım bir çevrede olsam bunu bu kadar çekinmeden yapamayabilirdim.
Avrupa’da yeni çıkan, çok da tanınmayan ama potansiyeli olan gruplar için kendi kendine başvurup yer alabileceğin çok fazla festival, mekan ve fon başvurusu var. Aylık çok da fazla dinleyicin olmadan turne yapabiliyor, var olabiliyorsun gibi hissediyorum; bana da tam olarak bu oldu. Her fırsatı, her sahneyi olabildiğince değerlendirebilmek için elimden geleni yaptım.
Avrupa’daki sahnelerde, Türkiye’deki sahnelerde olduğu gibi bir hizmet yok maalesef. Bütün sahne kurulumunu kendin yapman gerekiyor. Bazen soundcheck almadan büyük seyircilerin karşısına çıkman gerekiyor. O nedenle bu konuda çok şey öğrendim. Türkiye’de ise, benim deneyimlerimde hem kendim için hem de başka gruplarla çalışırken, çoğu sahnede sana yardım eden, mekandan gelen bir ekip oluyor. Bu servisin değerini geç anladım.
Min Taka “aidiyet, evin yolunu arama” gibi anlamlara gelen, ve seni bulan bir yıldız ismi. Bu isimle üretmeye başladığın dönemden beri hayatında değişen her şeyle birlikte, bugün ev, arayış, aidiyet gibi kavramların anlamları senin için nasıl değişti?
Benim için çok da değişmedi, hâlâ evimin yolunu arıyorum. Büyüdükçe bunun sadece fiziksel bir yer olmadığını anlıyorum.
EP’yi yaptığın dönemde veya son zamanlardaki üretim dönemlerinde sen neler tükettin? Müzikler, kitaplar, filmler, diziler, rotalar…
Müzik: LCD soundsystem, The RAH Band, Sassy 009, Tricot, Slow Pulp, Lana Del Rey, Can Güngör, Cocteu Twins
Kitaplar: Hour of the star – Clarice Lispector, Slow Days Fast Company – Eve Babitz
Filmler: Lady Bird
Diziler: HACKS!
Rota: Rotterdam – Noordsingel (baştan sonuna kadar kanalı takip eden yol)