Soft Analog'la Gecenin Koynunda
Röportaj: Öykü Demir
Fotoğraflar: Melda Atıcı
Türkiye’de jenerasyonuna disko hissini yaşatan nadir isimlerdensiniz. Yeni albümünüz Gecenin Koynunda, müziğinizin bu yönde daha da yukarı taşındığı bir iş. Bir yandan sizin diskonuz yer yer biraz üzgün bir disko. Albümdeki Your Disco Makes Me Cry parçası aslında müziğinizi bu açıdan biraz ironik şekilde özetliyor. Bu uyumlu tezatlığı nasıl yakalıyorsunuz? Üzgün diskonuz sizin hayallerinizde nasıl bir yer?
Biz aslında bilinçli olarak “üzgün disko yapalım” diye yola çıkmıyoruz. Fakat sözlerde kafamızın içindeki susmayan düşünceleri anlatıyoruz ve bir yandan müzikte daha çok dans enerjisi oluyor. O çelişki zaten doğal olarak müziğe de yansıyor. Your Disco Makes Me Cry biraz bu durumun özeti. Yani dışarıdan bakınca her şey parlak, ritmik, hareketli ama içeride başka bir film dönüyor. Bizim için disko sadece kaçış değil, aynı zamanda yüzleşme alanı. Gecenin Koynunda’nın diskosu da çok steril bir yer değil. Biraz dağınık, biraz karanlık, biraz romantik, biraz da yalnız.
Dans İllüzyon’da bir “canavar” vardı, Gecenin Koynunda albümündeyse “diskonun hayaleti” ile karşılaştık. Sizin dünyanızda bunlar yalnızca birer tema mı, yoksa her üretiminizde sınırları biraz daha genişleyen sinematik evreninizin yaşayan birer parçası mı? Bu karakterler veya metaforlar zihninizde nasıl canlanıyor, anlatmak istediğiniz hikayelere nasıl oturuyorlar?
Bunları sadece estetik bir tema olarak görmüyoruz. Daha çok bizim kafamızda büyüyen bir evren var ve bu karakterler onun parçaları. “Canavar” daha agresif bir şeydi, daha dürtüsel, kendini kandıran ve canavarlaşan biri. “Diskonun hayaleti” ise daha melankolik, daha “içindeki karanlık bir taraf” gibi. Sanki bir mekânda kalan enerji gibi. Bu karakterler aslında şarkıların duygusunu somutlaştırmamıza yarıyor. Düz anlatmak yerine biraz daha sinematik bir dil kuruyoruz.
Albüm yoğunlukla geceye karışmak, dans etmek, kendini serbest bırakabilmek temaları etrafında geziniyor. Bugün yaşadığımız hayatlarda bu temalar bir tür duygusal sığınak, kendinden veya dış dünyadan bir kaçış görevi görebiliyor. Dolayısıyla konserlerde dinleyicilerinizin gardını indirip serbest kalabildiği bir özgürlük alanı yaratıyorsunuz aslında. Bu özgürleşme ve özgürleştirme hali sizin için ne ifade ediyor?
Konserlerde insanlar bir süreliğine kendini akışa bırakıyor. Bu çok değerli bir şey çünkü günlük hayatta herkes sürekli kontrol halinde. Biz sahnede o kontrolü kırmak istiyoruz. İnsanların dans ederken düşünmemesi değil, tam tersine düşünürken de dans edebilmesi. Bu alanı yaratabilmek bizim için müziğin en anlamlı taraflarından biri.
Ankara’yı sahiplenişiniz, albümü açan “Bırak Yağsın Üstümüze” şarkısında Müjgan gibi spesifik bir referansın geçmesi, özellikle buralı dinleyiciyle kurduğunuz bağda bir “mahalle arkadaşlığı” hissi de yaratıyor. Her köşede bir tanıdığa rastlama ihtimali, üreten herkesin bir şekilde birbirine bağlı oluşu, şehrin kendine has, bazen mesafeli ama hep tanıdık yapısı, yani özetle Ankara dinamikleri müzikal dünyanızı inşa ederken sizi nasıl etkiliyor?
Ankara çok belirgin bir şekilde müziğimizin bir parçası. Çünkü biz Ankara’da büyüdük, o yalnızlığı, o mesafeyi biliyoruz. “Müjgan” gibi referanslar da zaten bu yüzden var. Bu biraz içeriden bir selam gibi. Ankara’da herkes birbirini tanır ama çok da belli etmez. O garip mesafe bizim müziğe de yansıyor. Bir yandan soğuk, bir yandan çok tanıdık bir şehir. Bu ikilik direkt sound’a giriyor.
Dışarıdan bakınca birbirini tamamlayan ve yukarı taşıyan, iyi işlediği hissedilen bir takımsınız. Hem sanatsal üretim, hem de müzisyenliğin getirdiği çeşitli başka dertler konusunda. Bu takım bugünkü haline nasıl geldi? Birlikte büyümek müziğinize ve üretim süreçlerinize nasıl yansıyor?
Bu iş zamanla oturdu. En başta her şey daha kaotikti. Zaman içinde kim neyi daha iyi yapıyor, nerede geri çekilmek lazım, nerede öne çıkmak lazım bunları öğrendik. Birlikte büyümek önemli çünkü müzik de onunla beraber evriliyor. Tek başına olsan yapmayacağın şeyleri birlikteyken yapabiliyorsun. Aynı dili kurmak zaman alıyor ama kurduktan sonra çok hızlanıyorsun. Birimiz düştüğünde diğeri onu kaldırır, her şeyden önce iki en yakın dostuz.
Yeni albümde birçok açıdan daha da “analog” bir çizgiye kaydınız. Gerçek synth’ler kullanmak, CD/plak formatlarına yönelmek gibi. Türkiye’de bağımsız bir albüm yapmak, müziğin yanında merch’ünden plağına kadar her detayın bizzat sizin elinizden geçmesi nasıl bir deneyim? Neler öğrendiniz bu süreçlerde?
Analog tarafa kaymak bilinçli bir tercihti ama kolay değil. Hem maliyetli hem de daha fazla uğraş gerektiriyor. Türkiye’de bağımsız bir albüm yapmak zaten başlı başına bir iş. Sadece müzik değil, kapağı, plağı, merch’ü, dağıtımı… hepsiyle sen uğraşıyorsun. Ama bunun karşılığında da her şey gerçekten sana ait oluyor. Süreçte en çok şunu öğrendik: kimse senin işine senin kadar sahip çıkmıyor.
Albümün yaratım sürecinde etrafınızda neler vardı, üretirken neler tükettiniz?
Özellikle French house çok etkiliydi. Sanatçılar olarak Justice, Daft Punk, Dombrance, fred again, Swedish House Mafia ve Julian Casablancas. Loop’lar, groove hissi, o hipnotik tekrar hali direkt prodüksiyona girdi. Bir yandan da yurt dışı sahnelerini çok takip ettik. Özellikle Avrupa’daki kulüp kültürü, insanların müzikle kurduğu daha fiziksel ve daha özgür ilişki bize ilham verdi. Türkiye’deki dinleyiciyle de o hissi yakalamaya çalıştık. Film tarafında ise gece estetiği olan işler öne çıktı. Özellikle Drive gibi şehir, yalnızlık ve gece üçgeninde dolaşan filmler. Görsel olarak o tozlu bir his, duygusal olarak da mesafe ve içe dönüklük albüme yansıdı. Genel olarak üretim süreci biraz obsesifti. Aynı şeyleri tekrar tekrar dinleyip izlediğimiz, dış dünyayı biraz kapattığımız bir dönemdi. Bu da zaten albümün içine kapalı ama yoğun atmosferini belirledi.